İDEOLOJİ VE MİMARLIK

 Mısır Çöllerine gelerek  firavunun topraklarını işgal eden Romalı komutanlar, burada firavunlar için yapılmış devasal piramitleri gördüklerinde ne düşündüler acaba!  Çünkü bu piramitlerin firavunlara vaat ettiği, bir roma tapınağının Jül Sezar’a vaat ettiğinden daha fazlası değildi. Ama onlar yine de binlerce kölenin canı uğruna bu piramitleri inşa ettiler.

        Kralları Nabukednezar için Babil kulesini inşa eden Babil Halkının da bu kuleden beklentisi, Mısır  Halkının Tutam Kamu’nun mezarından beklentisinden daha fazlası değildi. Ama onlar yine de Nabukednezar için kuleyi inşa etmekten kendilerini alıkoyamadılar.

        Orta çağda haçlı seferlerine çıkan Hıristiyan ordularının başındaki komutanlar, barbarlarla savaşmak için İslam ülkelerine geldiklerinde, en devasal bazilikalarla boy ölçüşen camiler karşısında şaşırmış olsalar gerek. İstanbul’u fetheden  2. Mehmet, Ayasofya’nın görkemi karşısında şaşırmış mıdır bilemeyiz ancak, Amerika’yı istila eden İspanyollar’ın İnka yapılarının görkemi karşısında hayretlerini hayal edebiliriz….

         Hitler Almanyası’nda, Alman halkının nasıl olur da bu kadar çılgın bir diktatör için pek çok  yönetim binasını yapmış olduklarını gören İngiliz ve ABD askerlerinin buna anlam veremediklerini düşünebiliriz… Ya,  sınıfsız bir toplum yaratma projesi sürecinde Leningrad’da ve Moskova’da yapılmış görkemli yapıların sırrı hep gizemli mi kalacaktı!

        Eski Mısır’dan Babil’e’, Osmanlı’dan Sovyet deneyimine kadar  insanları bu denli görkemli ve devasal yapıları yapmaya iten o güçlü fikirler neydi! Kesin bildiğimiz bir şey var ki, farklı tarihlerde ve farklı coğrafyalarda yapılan bu mimari yapılara karşı o çağın insanlarının göstermiş olduğu derin ilginin arkasındaki fikirlerin aynı olmadığı.

        Kimin fikri daha güçlüydü acaba! Piramitlerin arkasındaki fikir mi, Bazilikaların arkasındaki fikir mi!

        Tarihin gelmiş olduğu bu günden geçmişe baktığımızda, bu yapıların uğruna inşa edildiği  fikirlerin, bu yapıların kendisi kadar hatırlanmadığı gerçeğini fark ederiz. Keops neden yapıldı! Athenon tapınağını inşa ettiren büyülü fikir neydi; Ayasofya inşa edilirken okunan duaları hatırlayabiliyor muyuz; Selimiye’nin  inşa edilmesine neden olan o karşı konulmaz düşünce hala var mı! Bunlar hakkında neredeyse hiçbir şey hatırımıza gelmez. Ama tarihsel yapıların ne isimlerini ne de hafızamızda yarattıkları imgeleri   unutabiliyoruz.

        Fikirler mi onlara güç vermekteydi; yoksa onların kendisi mi fikirlere güç vermekteydiler!

        Çağdaş düşünme biçiminin bize kazandırmış olduğu en önemli deneyimlerden birisi de artık eskiye dair hatırladıklarımızın bizi şaşırtmıyor olması. Ve artık biliyoruz ki, bu yapıları bu derece mimari imgelerimize egemen kılan onların çelişki kaldırmaz doğrulukları değildir. Onları egemen kılan, bu yapıların o çağın ve o toplumun temsil dünyasında karşılık buldukları  değer veya değerlerdir. Yapıların, temsil dünyasında karşılık bulduğu değerlerin örgütsel bir birliktelik kazanması ve bu örgütsel birliktelikten egemen bir sürecin doğması ise ideolojik yapılanmanın doğuşu demektir.

        İşte bu noktada biz, Tutam Kamunun Mezarını inşa eden gücün, Nabukednezar’ın deliliğinin,  Camileri var eden olgunun, Hristiyan kralları devasal yapılar yapmaya iten kararlılıklarının nedeni biliriz artık. Aynaya bakan birisinin varoluşunun kanıtını aynadaki yansımasında araması gibi, yapılarda güçlerini temsil dünyasından aldığı anda, kendi başlarına çelişki götürmez olmaları bir anlam taşımaz artık. Çünkü kendi başlarına bir anlamları yoktur zaten. Temsil dünyasından karşılık buldukları değerler ve bu değerlerin örgütsel yapısından alır. Din uğruna inşa edilen bir tapınağın salt yapı olarak   bir anlamı yoktur. Onu o kadar değerli yapan, onları yapan insanlar için yapının temsil dünyasında karşılık bulduğu değerler ve bu değerlerin o insanlara ne kadar konfor sağladığıdır.

        Tam bu noktada  mimarlıkta ideolojik düşünme ile felsefi düşünme birbirinden ayrılır. Artık felsefeden doğmuş mimari bir fikir felsefeye yabancılaşarak yeniden  şekil kazanmıştır O artık felsefi bir fikir değildir. O artık egemen olan değerlerin bir parçası olarak ve bu değerlere güç veren bir söylem olarak vardır. Bu söylem ile düşünülmekte, bu söylem üzerinden yeniden fikirler yapılanmakta, bu söylem üzerinden değerler yeniden inşa edilmekte, bu söylem üzerinden oyunun kuralları yeniden yazılmaktadır. Kemer doğru değildir artık. Tonoz da doğru değildir. Kubbelerin  yokluğu ise vazgeçilmezdir. En yüksek minare sultanın da değildir. Ve ev sahibi de yüksek divanda   oturmaz artık. Kalın duvarlar ise cezadır, süsün gereksizliği ise gerekli bir şeydir artık.  

        Ancak tüm bunların dışında, her zaman için düşünen bir Mimarda kendini gösteren felsefi düşünme açısından tüm yeni oyunlar, ideolojik olma anlamında bir değer ifade etmezler. Ama bu süreci anlama ve analiz etme açısından örnekleme teşkil ettikleri için bir değer taşırlar. Bu noktada Mimar için şu bina yada bu yapı arasında bir taraf tutma söz konusu değildir. Felsefi bakışın  ilgilendiği şey, tüm bu ideolojik yapılanma süreçlerini tetikleyen ve bu süreçleri kontrol eden mekanizmaları keşfetmek ve bunları değerlendirmektir.  O yüzdendir bir antik tiyatroyu yeniden kullanıma açmamız, o yüzdendir bir inka tapınağını yeniden gezmekten haz almamız, O yüzdendir bir eski saraya karşı duyduğumuz hayranlığımız. Dolayısıyla felsefi bakış ideolojik üstü bir bakışı ifade eder. Tüm ideolojileri anlamaya ve bunların oluş ve gelişme süreçlerini sorgulayan bir bakıştır. Bu bakış açısından artık ideolojilerin savunuları oyun içindeki küçük ayrıntı olarak kalır.

        Neden tonoz kullanılmaktaydı, kuleler neden yapıldı, kemerle amaçlanan neydi, zafer kapıları, süslemeler, kubbeler, payandalar, sütunlar, cumbalar, merdivenler, kolonlar…

        Bu durum ise Mimarlıkta felsefi düşünceyi yalnızlaştırır. Çünkü, insana temsil dünyasında bir konfor sağlama kaygısı olmadan özgürce tasarımlar yapmak, ideolojiler için bir tehdit oluşturur. Sümerlerden günümüze kadar tüm toplumlarda filozofun kaderi olan bu yalnız kalma, ideolojik düşünmenin filozoftan bir kaçışıdır aslında. Ve bu kaçışı tetikleyen olgu felsefenin ne gücü, nede acizliğidir. Topa tutulan bir budist tapınağı, yağmalanan bir saray, kundaklanan bir cami, terk edilen bir eski ev… Bu kaçış nedeni ideolojiye inanan insanların bu ideolojiden sağlamış oldukları kazanımları kaybetme korkusudur.   

        İdeolojiye inanan mimarların bu kurulu düzende beklenen tarzda dünyayı algılamaları ve ideolojinin çizmiş olduğu düşünme sınırları içinde düşünmeleri, algıladıklarını taraflı bir sorgulama sürecine dahil ederek sorgulamaları, ama çoğu defa bunun bile farkında olmamaları şizofrenik bir hastanın durumunu çağrıştırır.  

        Ancak tarihsel süreç içinde tüm baskılara karşın mimarlıkta felsefi düşünmenin hiçbir zaman tükenmemesi ve bu tarz mimarların her dönem için düşüncenin evrimine rehberlik etmiş olmaları şizofrenik süreçler yaşayan mimarlığı hayatta tutan bir içgüdüsel refleks gibi görünmektedir.  
Alıntıdır: http://www.ekoses.com/ekolojikyasamportali/bpg/publication_view.asp?InfoID=147592&iabspos=6&vjob=vauth,33 sayfasında
Mürsel Gülevi 15.01.2007 tarihli yazısı

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !